Bir dönem Unkapanı piyasasının yaşadığı yeni şöhret keşfetme furyasının bir süredir yayın dünyasında yaşandığı biliniyor. Kitap camiasındaki bu furya, özellikle son yıllarda ‘moda’ olan siyasal kurgu kitaplarıyla doruğa çıkmış durumda.
Yayınevlerinin gündemi, bir zamanlar her ay bir iki taşralı genci kalabalıklara servis eden Unkapanı’nın şöhret trafiği kadar yoğun. Yayınevi sahiplerine göre bu çıkışı tetikleyen ana sebep medyada yeni yüzlerin çok yer bulması. Konuyu, yayınevi yetkililerine ve genç yazarlara sorduk.
Sorularımızı yönelttiğimiz Doğan Kitap Yayın Koordinatörü Zeynep Çağlıyor’un bize aktardığı verilere göre yılda yaklaşık 600 kitap projesi ve bir o kadar yazar adayı kapılarını çalıyor. Türkiye’nin dört bir yanından ve yurtdışından ayda ortalama 40-50 yazar ve yazar adayından kitap projesi geliyor. Bunların yarıdan fazlası roman; geri kalanlar deneme, öykü, inceleme, araştırma gibi alanlarda yazılmış eserler. Tabii zaman zaman şiir dosyalarıyla yayınevinin kapısını çalanlar da var. Yazar adayı enflasyonunun en büyük sebebinin pek çok yeni yüzün eserleriyle medyada yer alması olduğunu söyleyen Çağlıyor, çalakalem yazılmış projelerle başvurup yazarlığı basite indirgeyen bir tavırla yapılan çalışmalardan sonuç beklenmesinin kendilerini şaşırttığını, gelen dosyaların çoğunu geri çevirmek zorunda kaldıklarını ifade ediyor. Zeynep Çağlıyor, Doğan Kitap’ta yeni yazarlar için gerçekleşen işleyişi şu şekilde anlatıyor: “Büyük bir yayınevi olmamız sebebiyle talebin fazla olması en önemli zorluklardan. Biz de gelen projelere hızlı cevap verip şanslarını başka yayınevlerinde deneme fırsatını engellememek için yazar adaylarını mümkün olduğu kadar hızlı şekilde yanıtlamaya çalışıyoruz.”
Roman furyası var
Yapı Kredi Yayınları editörleri ise ayda on beş dosya cevaplamak zorunda kalıyor. Böylece yılda yaklaşık 200 dosyayı gözden geçirmek durumunda kalan yayınevi yetkilileri, gönderilen dosyaların eylül ve mayıs ayları arasında yoğunlaştığını belirtiyor. Bu durum, yaz aylarında ise seyrekleşiyormuş. Yapılan başvuruları büyük ölçüde YKY’nin sürdürdüğü dizi başlıkları belirliyor: Edebiyat, felsefe, tarih, kültür ve sanat alanlarında toplanan başlıklarda en çok rağbet gören iki edebiyat türü şiir ve roman. YKY yetkilileri de bir “roman furyası”nın var olduğunu vurguluyor. Ancak bazı dosyaların bir yayınevine değil de herhangi bir matbaaya gönderilmiş izlenimi verdiğinden de şikayetçiler. YKY tarafından kabul edilmeyen dosyalar, neredeyse gönderilenlerin yüzde 95’ini oluşturuyor. Dosyaları kabul edilmeyen genç yazarların verdiği tepki ise genellikle, “dosyalarının yeterince incelenmediği”, “anlaşılmadığı” veya “daha sonra pişman olunacağı” yönünde.
Akademik metinler geliyor
Kaknüs Yayınları’nda ise durum, Doğan Kitap ve YKY’den biraz farklı. Yayınevi yöneticisi Seda Darcan, eskiden kendilerine gelen talebin fazla olduğunu son zamanlarda ise aylık sadece bir-iki dosya ile karşılaştıklarını söylüyor. Bu nadir dosyaların çoğunlukla akademik inceleme ve araştırma metinleri olduğunu ve sıralamanın öykü, roman ve şiir şeklinde devam ettiğini söyleyen Darcan, akademik metinlere ilginin giderek azaldığını ve gelen adayların da Türkçeyi çok kötü kullandığını ekliyor.
Üşenmiyor, yazıyorlar!
Timaş Yayınları ise, en çok komplo teorileri ve politik kurgu alanında kalem oynatan yazar adaylarının uğrak yeri. Yayınevi editörü Cem Küçük, kendilerine en çok bu tür dosyaların ulaştığını belirtiyor. Son yıllarda ABD, İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde de yükselen bu merak, Türkiye’de benzer kitapların beklenenin çok üstünde ilgi görmesi üzerine diğer yayınevlerini de harekete geçirmiş. Küçük, bu konuda kendilerine gelen başvuruların niteliğini şu şekilde açıklıyor: “Metal Fırtına’dan sonra politik kurgu tarzında hayli kitap çalışması aldık. Bunlardan bir kısmı okunması hiçbir şekilde mümkün olmayan dosyalardı. Metal Fırtına’yı okuyanlar aslında bu tür kitapları ben de yazabilirim diye düşündüler. Bazı çalışmalar ise gerçekten iyi hazırlanmış, ama Metal Fırtına’dan sonra piyasa belli bir doyuma geldiği için yayımlanması zor kitaplardı. İnsanlar bu tür kitapların satmasından sonra birçok konuyu benzer bir üslupla kaleme aldılar. Bunun örneklerinden biri de küresel ısınma, biyo enerjiyle ilgiliydi. Bizim insanımız maalesef hemen her şeyi bir komploya bağlıyor.”
Besmele çekişinden anlıyoruz
Ötüken Yayınevi Genel Yayın Koordinatörü Erol Kılınç, senede 500 proje ve adayla karşılaştıklarını söylüyor. “Bu rakamla ‘edebiyatımızda yeni yüzler’le karşılaşmanızın elbette bir bağıntısı var; tabiatıyla nâdir de olsa bazıları ‘yeni yüz’ oluyor; ama içlerinde zamanı aşan çizgiler bırakan varsa, bu büyük şanstır, mutluluktur.” diyen Kılınç, kendilerine gelen dosyalarda türler arası dağılımı şu şekilde özetliyor: “En çok şiir, sonra roman ve hikâye, sonra tez çalışması veya ona yakın monografik çalışmalar, bir miktar da makale derlemesi niteliğindeki kitaplaştırmalar, az miktarda anı. Mübârek Türk milletinin büyük bir ekseriyetle şâir olduğunu söyleyebilirim. Ama bunların arasında “zaman ötesi”ne erişmeye aday olanlar -evet, var-, henüz geniş kitlelerce rağbet görme bahtiyarlığına erişecek tirajlarda ilgi uyandırmadılar. Ama şiirin kumaşıyla dokunmuş ruhlar, soluklar var.” Başvuruların yüzde 95’inin şiirden sıfır aldığını, roman ve hikâyede ise başarı oranının çok düşük olduğunu kaydeden Kılınç’ın adaylara tavsiyesi şu: “İnanç, tarih, edebiyat alanlarında Türkçenin geçmiş ürünlerinden beslenildiği ve kültür birikiminden hissedar olunduğu derecede, başarı grafiği yükseliyor. Romana, hikâyeye veya şiire daha başlarken, yazarın ‘Besmele çekişinden’ kalitesine dair sinyalleri almaya başlıyorsunuz.”
Yetenekli yazar adaylarını keşfediyoruz
Kaynak Yayın Grubu genel yayın yönetmeni Reşit Haylamaz konuya ilişkin, “Yazar adayları bize değil biz onlara başvuruyoruz. Okur kitlesinin nabzını tutup belli periyotlarla yazar adaylarımızla bu bilgiyi paylaşıyoruz. Onlara eksik oldukları alanlarda nasıl daha iyi olabileceklerini editörlerimiz anlatıyor.” diyor. Şiir ve romandan çok din ve inanç alanındaki çalışmaların kendilerine geldiğini vurgulayan Haylamaz, bu eserlerin en az yüzde 30’luk yayın değeri taşıyanlarına şans verdiklerini söylüyor. İnanç konularını edebi bir üslupla kitaba dönüştürme eğiliminin arttığını, bu yüzden iş yoğunluklarının çok fazla olduğunu kaydeden Reşit Haylamaz, “Bazen iki kişinin aynı anda aynı konseptle benzer konuyu yazıp getirdiği oluyor. Bu durumda en iyi kıstasını kullanıyoruz. Ancak diğer kusurlarda genellikle editör yönlendirmesiyle sorunu hallediyoruz.” diyor.
İki farklı yazar adayı hikâyesi
“Bir iki başarısız roman denemem yayınevlerince kabul görmedi. Hiç üzülmedim ve umutsuzluğa kapılmadım. Zaten böyle olacağını tahmin etmiştim. Bu benim hatamdı. İçimize sinmeyen bir çalışmayı yayınevine göndermek yerine bir özeleştiriden sonra derhal imhâ etmeyi alışkanlık haline getirirsek başarılı sanat eserlerinin ortaya çıkma imkânı bulacağını düşünüyorum.” Bu sözler adı çok duyulmasa da kitapları ödül almış genç yazar Metin Savaş’a ait. Ekonomik zorluklar nedeniyle Vefa Lisesi’ni yarıda bırakıp hayata atılan Savaş, taşrada yaşamasına rağmen sıkı bir disiplinden geçip kendini yayın camiasına kabul ettirmeyi başarmış. Savaş’ın yürüdüğü yol, kitapları geri çevrilen yazar adaylarına da kılavuz olacak cinsten. Genç yazar, hikayesini şu şekilde anlatıyor: “Yazı hayatına doksanlı yılların başlarında basit hikâyeler kaleme alarak başladım. Herhangi bir edebî değeri olmamasına rağmen bu hikâyeler Türk Edebiyatı dergisinde yer buldu. Başlangıçta yazar olmayı aklımın ucundan bile geçirmemiştim. Tahsilimi yarıda bıraktığım için kültürel birikimim de yoktu. Hikâyelerimi salt kendimi tatmin etmek için yazmıştım. Hikâyelerin Türk Edebiyatı dergisince kabul edildiğini görünce şaşırdım. Derhal kolları sıvadım ve peş peşe akademik yayınları yutmaya başladım. Bu arada birkaç roman denemem de oldu, ama bunların hiçbirini beğenmeyerek hepsini imhâ ettim. Yine de bir şeyler yazabilecek yeteneğe yatkın bulunduğumu düşünerek eli yüzü düzgün ilk romanımı kaleme aldım.”
‘Necip Fazıl olsan kitabını basmayız’
28 yaşındaki Halil Cengiz’in hikayesi ise Metin Savaş’ınkinden biraz farklı ve o, Savaş kadar şanslı değil. Cengiz, 18 yaşından beri şiir kitabı bastırmaya çalışıyor. Halil Cengiz’in başından geçenler, kendi deyişiyle, Aziz Nesin’in “Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz” adlı eserinde anlatılanların gerçek hayattaki karşılığı gibi. Nesin’in kahramanı, bir nüfus kağıdına sahip olabilmek için çabalarken umulmadık engellerle karşılaşıyor ve bu trajikomik serüven, kahramanın en sonunda ‘Aman nüfus kağıdım olmayıversin!’ demesiyle noktalanıyordu. Cengiz de başından geçenleri şu şekilde anlatıyor: “İlkokul dörtten beri öğretmenlerimin de tavsiyesiyle şiir yazıyorum. Aruz ve hece vezniyle yazdığım şiirler edebiyat hocalarımın da takdirini almıştı. 18 yaşında da elimde şiir dosyamla ilk gittiğim yayınevinin kapısında uzun bir kuyruk vardı. Editörle görüşmek için o kuyrukta bekledim. Sıra bana gelince şiirlerimi takdim ettim. ‘Arkadaş, biz şiir kitapları basmıyoruz artık! Necip Fazıl olsan kitabını basmayız.’ dedi ters bir üslupla. Daha önce bastıkları şiir kitaplarını satamamışlar ve depolarında kalmış.” Cengiz, edebiyat hocasının yönlendirmesiyle yeni bir yayınevinde şansını denemiş. İkinci yayınevinin editörü ise kendisine, şiirlerinin çok güzel olduğunu söylemiş. Ne var ki, ‘Bir şairi geri çevirmenin başlangıç noktası iltifattır!’ diyen Halil Cengiz, birbiri ardına sıralanan iltifatların neticesini söz bitmeden tahmin etmiş. Editör, depolarındaki satılmamış şiir kitaplarından 4 tanesini Halil Cengiz’e hediye ederek onu kapıya uğurlamış. Genç şairin gittiği başka bir yayınevinde karşılaştığı durum ise daha da ilginç: Yayınevi sahibi, onun çok büyük bir yetenek olduğunu söyledikten sonra kitabı bastırmak için yayınevine kaç para vereceğini sormuş, daha sonra şaşıran Cengiz’e durumu şu şekilde açıklamış: ‘Zaten şiir kitabı satmıyor. Biz sadece senin için basacağız!’ Halil Cengiz’in hikayesi burada bitmiyor tabii ki; çaldığı başka bir kapıda şu teklifle karşılaşmış: “Önce roman yaz, basalım. Ardından şiir kitabını basacağız, söz veriyoruz. Çünkü çok kaliteli şiirleriniz var. Ama maalesef roman satıyor, şiir değil!”